Makaleler

Blog Image

Orhan Veli’nin Garip Önsözü

Garip bir psikanaliz
Psikopoetry’nin psikanalize eklemlenmesi
Okulsuzluk

Orhan Veli 1945’te Garip’in ikinci basımına yazdığı önsözde fikirlerine değer verdiği bir dostunun Garip için yaptığı bir eleştiriye değinir. Eleştiri cemiyete bağlı bir sanatın bireyin ruhsallığıyla ilgilenemeyeceği yönündedir. Orhan Veli ise buna itiraz eder. Bireyin ruhsallığını cemiyetten büsbütün ayrı düşünemeyeceğimizi söyler. Bir edebiyatçı, bir şair olarak kendi tarzında Freud’a referans verir.

“Mesela, hiçbir Freudcu yoktur ki şuuraltına itilen temayüllerin oraya cemiyetler tarafından itildiğini, dolayısı ile şuuraltı dediğimiz alemin meydana gelmesinde cemiyetin pek büyük bir payı olduğunu kabul etmesin. O zaman söylememişsem şimdi söyleyeyim; şuuraltı’nı bir varlık değil, bir fikrin izahı için ileri sürülmüş bir mefhum diye kabul ediyorum. Hani bir takım insanların Allah’ı kabul etmeleri gibi.”

Orhan Veli Allah’ı da bilindışını da bir fikrin izahı için ileri sürülmüş kavramlar olarak aynı kefeye koyar. Bu, psikanaliz uygulayan benim için pek de şaşırtıcı değildir. Nitekim Lacan bir yerde Tanrı, bilinçdışıdır, der. Başka bir yerde ise Tanrı kadın ve erkeğin arasındadır, der. Kadın ve erkeğin arasında ne vardır? Kendini yokluğu ile hissettiren bir şey. Öyle bir yokluk ki tüm varlık onun etrafında örgütlenir. Yokluk, bilinç tarafından nesne olarak seçilemez, dolayısıyla bilinçdışıdır. Tanrı da öyle. Peki kadın ve erkeğin arasında nesne olarak seçilemeyen, aklımızın eremeyeceği şey nedir? Onları birleştiren ya da ayrıştıran şeyin eksikliği. Freud’un kadın cinselliği başlıklı makalesini okuyun. Kadının Freud için nasıl karanlık bir kıta olduğunu bu makalenin taşıdığı sürrealist niteliklerden çok iyi anlayabilirsiniz.

Orhan Veli Garip’i kurarken sürrealizmden etkilendiğini söyler. Sürrealistler gerçeğe realistlerden daha yakındır. Çünkü onlar bilinçdışı kavramının ifade ettiği fikri, bilincin ötesindeki bir duyarlığı sanatlarının merkezine koyarlar.

Doğrudan Orhan Veli’den alıntılayalım:

“Şiirlik güzeli saflık ve basitlikten çıkarma arzusu, bizi şiirin en büyük hazinesi olan, insanı hayatının bütün safhalarında kurcalayan bir alemle yakından temasa sevk ediyor. Bu alem de bilinçdışıdır. Tabiat, zekanın müdahalesi ile değiştirilmemiş halde, ancak burada bulunabiliyor.”

Orhan Veli için sanat bilinçdışının ifadesi değildir. Bilinçdışı yazıya çevrilemez. Bilinçdışında bulunan şeyleri sanatçının, bilim insanına göre daha derinden hiseettiğini ve eserinde bu hissedişi taklit ettiğini söyler. Bir kaç örnek verelim:

RÜYA
Annemi ölmüş gördüm rüyamda.
Ağlayarak uyanmışım
Hatırlattı bana, bir bahram sabahı
Gökyüzüne kaçırdığım balonuma bakıp
Ağlayışımı.

İSTANBUL İÇİN
(...)
Arzular ve Hatıralar
Arzular başka şey,
Hatıralar başka.
Güneşi görmeyen şehirde
Söyle, nasıl yaşanır.

Böcekler
Düşünme,
Arzu et sade!
Bak, böcekler de öyle yapıyor.
(...)

Orhan Veli’nin Garip önsöszünde söyledikleri uygulayıcılar için çok önemlidir. Danışan serbest çağrışım ile konuşurken yer yer bilinçdışı konuşur. Uygulayıcının danışanla değil bilinçdışıyla konuşması gerekir. Uygulayıcı bilinçdışını duyduğunda bunu toparlayıp, evirip çevirip, sentezleyip geri vermesi danışanla konuşmaktır. Burası psikopoetry’nin (şiirle terapi) psikanalize dahil olmak zorunda olduğu yerdir. Uygulayıcının konuşması bilinçdışını taklit edebilmelidir. Bilinçdışıyla konuşabilmenin tek yolu budur.

Son olarak Orhan Veli’nin Garip önsözünde psikanaliz için önemli olabilecek bir şeye daha değineceğim.

Garip’in kurucularından biri olan Oktay Rıfat’ın okulsuzluk/ekolsüzlük fikrine atıf yapar Orhan Veli. Oktay Rıfat’a göre Mektep fikri zaman içinde bir duruşu temsil eden, hız kesen ve harekete engel olan bir niteliğe sahiptir. Mektepsizlik ise hayatın akışına, diyalektik zihniyete daha uygun ona göre. Bu mektepsizlik bu ekolsüzlük sayesinde Garip şiirini kuruyorlar. Orhan Veli bu ekolsüzlüğün sağladığı sınır genişletmenin güzele saflık ve basitlikle ulaşabilmelerine imkan tanıdığını söylüyor. Bu şekilde şiiri bilinçdışına daha yakın hale getirmişlerdir.

Psikanalizde bu okulsuzluk fikri okullular tarafından pek hoş karşılanmaz. Halbuki okullaşmanın, kurumsallaşmanın analitik söylemi sekteye uğrattığını görmemek de mümkün değildir. Günümüzde merkeziyetsizleşme, şiire olduğu gibi psikanalize de sirayet etmiş durumda. Ben Lacancılığı bir ekolden ziyade, bu merkezi dağıtma işlevini yerini getirme görevini üstlenmiş bir akım olarak görüyorum.

Örneğin “Divan İzni” Lacancılar arasında alaya alınan bir konudur. Bize bir lütuf olarak sunulan aktarımın, psikanalistlerin kendilerini nimetten saymalarına yol açması bakımından hakikaten komik bir durumdur.

Okulsuzluk gerçekten de psikanaliz için de gelişimin önünü açabilir. Yeterki ekolsüzlük ile eklektik birbirine karışmasın.